Profilo di EnesKafkaskartali1453FotoBlogElenchiAltro Strumenti Guida

Kafkaskartali1453

Herşey Dostlar içindir

Enes

Professione
Località
Interessi
spor yapmayı,kitap okumayı, gezmeyi,birazda heycanı severim

BEN ÖZÜR DİLEMİYORUM

BÜYÜK ERMENİSTAN


"Mosin" Nedir Bilir Misiniz?
Ermeni Taşnak çetelerinin 1893'ten sonra kullanmaya başladıkları bir Rus tüfeğidir. Dedelerimizin, ninelerimizin çok canını yakmıştır. Bir çok insanımızı, kadın, çoluk, çocuk demeden haince öldürmüstür. 2700m menzillidir. Türklerde bulunan Martin, Kapaklı, ve Berdan tipi tüfekler ise 1200m menzillidir.
 
Mosin kısadır; taşıması, kullanması, nakletmesi, öğrenmesi ve öğretmesi kolaydır. Daha sessiz atış yapar ve duman çıkarmaz. O zamanlar bizdeki tüfekler ise kocaman, hantal ve ağırdı. Üstelik çıkardığı gürültü ve duman ile askerimizin mevzisini belli ediyor ve menzil dışından Ermeni çeteler tarafından Mosinlerle avlanmasına neden oluyordu.
 
Bugünkü Türk-İran sınırındaki Derik Manastırı bölgesinde, Taşnakların yaptığı katliamdaki başarılarının sırrı iste bu Mosin tüfeklerinde saklıdır. Yirmi-yirmibeş Ermeni komitacısı, stratejik noktalarda pusuya yattıklarında, yüz kişilik bir Türk ve Kürt kuvvetini dudurabiliyorlardı. 1914 Sarıkamış'ta Taşnaklar bu şekilde Ruslara çok yardımcı olmuştu. 1915 Van isyanında da bu Mosinler onbinlerce Müslümanın canını aldı. Bir o kadarı da sakat kaldı.
 
Ermeni komitacılarının kurduğu çetelerden sadece birisi olan EDF (Ermeni Devrimcileri Federasyonu ya da daha yaygın adıyla Taşnak çeteleri) Osmanlı'dan ne istediği ve onu nasıl alacağı konularında hiç bir tereddüt içinde değildi: Batı Ermenistan (yanı Doğu Anadolumuz) isyanlarla ele geçirilecek ve bunu başarmak için de yaygın olarak örgütlenip Osmanlı ile sürekli silahlı çatışmalara girilecekti.
 
Osmanlı-Rus ve Osmanlı-İran sınırlarında tam 16 gizli noktadan ülkeye bu Mosinler sokuldu. Sadece Taşnaklar 1890-1895 arasında 13 kalkışma çıkarıldı. Hinçak, Ramgavar, Armenakan ve diğer Ermeni çetelerini unutmayın. 1895-1899 arasında bu kalkışmaların hem sayısi hem de şiddeti arttı. 1896 koca Osmanlı İmparatorluğunun başkentinde güpe gündüz Osmanlı Bankası basıldı. (Washington DC'de ABD Hazinesini güpe gündüz silahla basmaya kalksanız neler olabileceğini düşünebiliyor musunuz?)
 
Cüret o kadar artmıştı ki, artık isyan ve baskınlar Osmanlı'nın gözü önünde olabiliyordu. Serob (1891-1899 arasında 15 isyan), Gürgen (1896-1899 arasında 8 isyan), Mushegh (1890-1898 arasında 8 çatışma), Simon (nam-İ diğer "Azrayil"), Makar, Gevorg Çavuş Khan, gibi yüzlerce Taşnak çete reisi Mosinleriyle tüm Doğu Anadolu'da, ama özellikle de Kars-Van-Muş üçgeninde, Türk ve Kürtlere kan kusturuyordu. Verilen kayıplarımız çok fazlaydı.
 
1900-1914 arasında isyan ve baskın sarmalı daha da büyüdü ve vahşileşti. 1915'e gelindiğinde, Ermeni komitacıları artık koskoca Van kentini Osmanlı'nın askeri gücünden ve çoğu Müslüman halkından kanla koparmayı başaracak hale geldiler.  Mosinlerle Muhsinlerimizi, Yasinlerimizi vurup Van'ı aldılar ve Rus'a teslim ettiler.
 
Bundan sonra da GEÇYER (Geçici Yerleştirme ~ tehcir) yasası geldi. Bin yıllık beraberliği bozan bizler değildik; Mosinleriyle Taşnaklardı, Hıncaklardı, Armenakancılardı, Ramgavarcılardı, ve bunlara destek olan diğerleriydi...
 
GEÇYER, kendini bir ölüm kalım savaşı içinde bulan ve arkasından hançerlendiğini gören bir ülkenin o koşullarda alabileceği belki de en akılcı bir savaş önlemiydi. ABD'nin onyıllar sonra bile Japon Amerikalılara ve hemen sonra da Nagasaki ve Hiroşima'ya yaptıklarını hatırlayınız. İngilizlerin kendi Almanlarına, Fransızların Alsas Loren Almanlarına, Sovyetlerin Kırım Türklerine yaptıklarını hatırlayınız. GEÇYERden önce ve GEÇYER'den sonra, tüm dünyada, ve özellikle de Avrupa'da ve Batı'da, yüzlerce binlerce GEÇYER kararı ve uygulaması olduğu halde,bugün neden hep Türkiye ağızlara sakız edilmiştir diye özürcülerimize bir sormak gerekir.
 
Biz Mosin'e geri dönelim.
 
Türk Tarih Kurumunun araştırmalarına göre Ermeni komitacılarının öldürdüğü Müslüman sayısı yarım milyonu geçmektedir. Bu rakam, aynı bölgede ölen tüm Müslüman sayısı olan 1,2 milyonun içinde ve bu 1,2 milyon rakamı da tüm Birinci Dünya Savaşında ölen Müslümanların sayısı olan 3 milyonun içindedir (Justin McCarthy). İçinden şehit, gazi, ölü, yaralı çıkmayan tek Müslüman ailesi yoktur. Bu 3 milyon içinde, orantıya vurulunca görülecektir ki en büyük kayıpları Türkler vermiştir. Acılarımız bu kadar derin ve bu kadar yaygındır.
 
Görülüyor ki, Birinci Dünya Savaşında çektiğimiz acıların, verdiğimiz kayıpların önemli bir kısmı (yanı yaklaşık altıda biri) "Büyük Ermenistan" hayali peşinde koşanların acımasızca kullandığı Mosinler yüzündendir.
 
YANITLANMAYAN TAŞNAK PROPAGANDALARI SONUNDA BİZİ BUGÜNE TAŞIDI
İçerde Taşnak-Mosinleri Müslümanları vururken, dışarıda Taşnak-sözcüleri bambaşka bir hava estiriyordu. Taşnakların 30 propaganda merkezinden dünyaya sürekli " fakir, açlıktan ölen, vergiden ezilen, zulümden katledilen, Hristiyan Ermeniler" mesajı ustaca geçiliyordu. Böylece Hristiyan aleminin gönül telleri titretiliyordu.
 
Erivan, Batum, Tiflis, Baku, Gençe Karabağ, Tebriz Kars, Erzurum, Van, Mus, Bitlis, Ahlat, Hatay, İskenderiye, Trabzon, istanbul, İzmir Kırım, St. Petersburg, Moskova, Sofya, Bükreş, Lefkoşa, Cenevre, Paris, Boston ve üç ayrı Kafkas kentinden dünyaya yayılan bu yalanlar maalesef hemen alıcı buluyordu, çünkü Türk'e Müslüman'a karşı zaten müthiş bir önyargı vardı.
 
Abartılı Taşnak hikayelerini dinleyenler "Türktür, Müslümandır, yapmıştır" önyargısıyla hiç sorgu sual etmeden bunları gazete ve dergilerine taşıyorlardı. Bazıları öyle inanmıştı ki, bu yalanları romantize eden, yok satan romanlar yazdı. Bunlardan biri olan Franz Werfel ölüm döşeğinde gerçekleri maalesef geç gördüğünü, yalanlara alet olup 'Musa Dağında Kırk Gün" kitabını yazdığı için pişmanlık duyduğunu yakın dostu Albert Amateau'ya söylemiş ve bir şekilde af dilemişti. Ama "büyük yalan" çoktan almış başını gitmişti.
 
Bizdeki romancılar gerçeklerin ortaya çıkmasında belki yardımcı olabilirlerdi ama onların da bir kısmı bu yalanlara sempatiyle bakmaya başladılar. Hatta bazıları bu yalanların üzerine utanmadan bir de roman yazdılar. Bugün bile böyle düşünen ve özür için imza toplamaya kalkışan bazı aydınlarımızın olduğunu üzüntüyle görmekteyiz. Onlar da Taşnak propagandalarına esir düştüler.
 
Türk'e hala kimse fikrini sormak gereğini duymuyor çünkü Ermeni yalanları artık bir kültür haline geldi. "Ermeni Hristiyandır, yalan söylemez. Türk Müslümandır, yapmıştır." anlayışı şimdi maalesef bu "özürcüler" kervanında ses buluyor.
İşte bu kampanyalar, bu yalanlar bizi bugünlere taşıdı. Biz işe, "Kan ve kin dursun, yeni kurduğumuz ülkemiz kalkınsın, barış içinde hep beraber refaha ve mutluluğa ulaşalım." gibi asil düşüncelerle hep sustuk. Konuşmadık. Cevap vermedik. Anlatmadık. Dünya kamuoyu ise "Türk sustuğuna göre herhalde suçlu" diye düşündü. Ermenilerin cüretleri arttı. Yalanlar aradan geçen zamanda dallandı, budaklandı. Öyle ki ölülerin sayıları bile ikiye, üçe, dörde, beşe katlandı. Artık kimse " 1919 Paris Barış Konferansı raporlarında 200,000 olarak gösterilen Ermeni ölü sayısı, nasıl olur da 2008 de bir buçuk milyona ulaşır? Ölüler hiç çoğalır mı?" diye sormuyordu. Mantık hislere, gerçeklerse yalanlara teslim bayrağını çekmişti.
 
O halde, Mosin, "Büyük Ermenistan" hayali ile girişilen kanlı bir kalkışmayı en iyi temsil eden semboldur. 
 
Mosin, canlarını Taşnak çeteleri ellerinde işkence ile veren yarım milyondan fazla Müslüman'in acı sonlarının da ironik bir sembolüdür.
 
 
"GAFLAN" NEDİR BİLİR MİSİNİZ?
 
Şimdi teybi ileri saralım ve 1994 yılına gelelim. Sovyetler Birliği çökmüş ve Ermenistan daha yeni bağımsızlığını kazanmıştır. Ülkelerini imar edeceği, halkını kalkındıracağı ve vatandaşlarına refah ve mutluluk getireceği yerde, yine o "Büyük Ermenistan" hastalığı ve hayali ile yanıp tutuşan Ermeni liderler ne yapıyor? Önce Karabağ'a arkasından da Azerbaycan'ın diğer bölgelerine saldırıyor.
 
Bu sefer ellerinde Rus Mosinler yerine Rus tankları ve Rus danışmanları vardır. Azeri halkını kırıp geçirirler. Birçoğunu öldürürler. Bir milyon kadarını silah zoru ile evlerinden kaçmak zorunda bırakırlar. Propagandayı gene unutmazlar. Ama bu sefer kendimizi 'Gaflan" denen yepyeni bir olgu ile karşı karşıya buluruz. 
 
Gaflan, Ermeni askerlerinin öldürdüğü Azeri'lerin cesetlerini arkada iz bırakmasınlar diye yakıp yok eden ekiplere verilen bir addır. Hitler'in Nazileri Yahudileri canlı canlı yakıyorlardı; Gaflancılar ise henüz öldürülmüş Azerileri. Naziler diri diri yaktı ve öldürdü; Ermeniler ise önce öldürdü, sonra yaktı. O yüzden, kafaca Nazilerle Ermeni askerlerin arasında pek fazla fark olduğu söylenemez. Aradaki fark son nefestir; Naziler son nefesten önce, Gaflancılar ise son nefesten sonra yaktılar. İkisi de fırın kullandılar. İkisi de yaktılar. İkisi de özür dilemediler.
 
Bizler Gaflancıların tüm insanlıktan özür dilemesini beklerken, bir de baktık ki bizim bazı "aydınlarımız" bu Gaflancılardan özür dilemeye kalkıyorlar. Biz özürcülerimiz adına, insanlık adına utandık… 
 
Şunu da hemen hatırlatalım ki, daha Ermenistan'ın toprak talepleri henüz bitmemiştir: Azerbaycan'dan Karabağ ve Batı Azerbaycan'ı, Türkiye'den Doğu Anadolu'yu, Gürcistan'dan Javakheti bölgesini, İran'dan kuzeybatı bölgesini, ve yine Azerbaycan'dan Nahçıvan bölgesini alıp "Büyük Ermenistan"i kurmak istemektedirler.
 
Gaflan, bu bakımdan, "Büyük Ermenistan" hayalinin en korkunç ve güncel sembolü haline gelmiştir.
 
Böylece Mosin'den Gaflan'a uzanan bu trajik çizgide, "Büyük Ermenistan" kurma ihtirasının hiç bir zaman sönmediğini, tam aksine, tekrar parladığını üzülerek gözlemlemekteyiz.
 
 
TÜRK ÖZÜRCÜLER İŞTE BU MOSİN-GAFLAN ZİNCİRİNİN SON HALKASIDIR
 
Bilerek ya da bilmeyerek, bazı Türk aydınları, garip bir yaklaşımla Ermenilerden özür dilemek için imza toplamaya kalkmaktadırlar. Düşünce ve ifade hürriyeti var; isteyen istediğinden herhangi bir nedenle özür dileyebilir.  Ama şehitlerimizi, ölülerimizi yok sayarak, yukarıda açıkladığımız bu Mosin-Gaflan çizgisine hizmet ettiklerini göremeyerek, ya da önemsemeyerek, ve hepimizi ima ederek özür dileyemezler.
 
Yarın dünya basını "Türkiye'de bazı aydınlar özür diledi" yerine "Türkiye'de aydınlar özür diledi" gibi yanlış başlıklar atarlar ve kamuoyunu yanıltırlarsa, bu yalanların vicdanı sorumlusu bu imzacılar olur ki bu sorumluluktan yaşamları boyunca kaçamazlar (Aynı Franz Werfel'in ölüm döşeğinde yaptığı yanlışlıklar için özür dilemesi gibi.)
 
Mesele, Birinci Dünya Savaşı nedeniyle tüm ölülerden, tüm acı çeken insanlardan, kadın-erkek, yaşlı-genç, çoluk, çocuk, din, dil, milliyet, bölge ayırmadan özür dilemekse, bunda hiçbir sorun görmeyiz. Biz de böyle hümanist bir yaklaşıma veya açılıma imzalarımızı koyarız. 
 
 Ama amaç Türkiye'mizin elini zorlamak, dünya kamuoyu önünde Türkiye'mizi zor duruma sokmak,ve bu şekilde Mosin-Gaflan çizgizine hizmet etmekse, böyle bir şeyi kabul etmemiz asla mümkün olamaz.
 
İlle de özür dilemek istiyorlarsa, bu aydınlarımız kendi adlarına özür dileyebilirler. Örneğin, Türkiye'mizi dünya kamuoyu önünde sürekli hedef tahtasına çevirdikleri için, Türkiye'mize yardım ve hizmetleri dokunmadığı için, katma değer üretemedikleri, ya da tarihimizin mirasını har vurup harman savurdukları için, tüm Türkiye'den de özür dileyebilirler. 
 
 Ama en uygunu, Mosinlerin vurduğu Muhsin'lerden, Gaflanların yaktığı Aslan'lardan özür dilemeleri olur…
 
  (Buraya kadar olanlar:ERGUN KIRLIKOVALI'nın yazısından alınmıştır)

  Bunlar sizlere  çok önce olan olaylar olarak gelebilir  ozaman sizi daha yakın bir tarihte yaşanan başka bir ermeni vahşetine HOCALI vahşetine götürmek istiyorum
 
  Ermeniler tarafından son yüzyılda gerçekleştirilen katliamlar içinde Hocalı katliamı vahşetin boyutu itibariyle diğerlerinden çok farklıdır. Bu sebeple de bu katliamın üzerinde durulması, bunu gerçekleştiren saikın anlaşılması hem insanlık, hem bölge halkları, hem de bu bağlamda Türkiye için çok önemlidir.
 
  Hocalı Karabağ’ın mütevazı kasabalarından birisiydi. 26 Şubat 1992’de bölgede bulunan 366. Rus Alayı’nın yoğun desteği altında Ermeniler, kuşatma altında bulunan bu kasabaya birkaç yönden taarruza geçmiş ve kasabayı işgal etmişlerdir.
 
 Fakat sorun bu kadar basit değildir. Saldırıdan geriye kalanlar insanlık adına utanç vericiydi. Sivil, silahsız insanlar çocuk, kadın, ihtiyar demeden Ermeniler tarafından katledilmiştir. Hocalı’yı insanlık adına utanç vesilesi yapan, ölü, yaralı sayısına ilişkin rakamlar değildir. Hocalı ile kıyaslandığında daha fazla insanın katledildiği vakalar hem Azerbaycan, hem de dünya tarihinde ortaya konabilir.
 
  Hocalı’yı bunlardan ayıran vahşetin boyutudur. Öldürülenler gözleri oyularak, kafataslarının derisi soyularak ve vücutlarının farklı organları kesilerek ve daha nice insanlık ayıbı yöntemler kullanılarak öldürülmüştü.
 
 
  Karnı burnunda zavallı bir Azeri kadının doğumu oldukça yakın görünüyordu. Çaresiz kadın bir hazan yaprağı gibi titriyordu. Elbiseleri yırtık, ayakları çıplaktı...Ermenilerin uzun boylu olanı elindeki AK-47 model Rus yapımı otomatik tüfeğinin namlusuna monte edilen seyyar kasaturayı çıkartırken, diğeri elindeki demir parayı havaya attı

                                                   :-Akçik, manç?.. 
                                                 (Kızmı, oğlan mı?)
 

                                                           -Akçik...
                                                             (Kız)


Bu cevap üzerine 'oğlan' diyerek bahse giren Ermeni, elindeki kasatura ile hamile kadının karnını bir hamlede yarıp çocuğu çıkarttı.Kan b! ürülügözleri bebeğin kasıklarına kilitlendi.


                                           -Tun şahetsar,ınger...
                                           (Sen kazandın, yoldaş)


                                          -Yes şahetsapayts ays bubrikı inç bes bidigişdana... 
                                           (Ben kazandım ama bu bebek nasıl beslenecek?)


                                          -Mayrigı bedge gişdatsine. 
                                          (Annesi besleyecek elbette)


Bunun üzerine daha kısa boylu olan Ermeni, bir hamlede kasaturaya geçirdiği bebeği annesinin göğsüne yapıştırdı:


                                         -Mayrig yerahayin zizdur. 
                                          (Çocuğa meme ver)


Aynı dakikalarda Hocalı'nın başka bir semtinde tek kale futbol maçı hazırlığı vardı. İki kesik Azeri kadın başını kale direği yapmışlar, top arayışına girmişlerdi.Başı tıraşlı bir çocuk bulup getirdiklerinde ise Ermeni çeteci sevinçle bağırdı:


                                      -Asixn ma/,çimi yev bızdıge, aveg gındırnadabidi. Gıdıresek... 
                                       (Bu hem saçsız hem de küçük, iyi yuvarlanır. Kopartın...)


Aynı anda çocuğun gövdesi bir tarafa,başı da orta yere düşmüştü...


Ermeniler zafer naraları! atarak, kanlı postalları ile kesik çocuk başına vurarak kanlı bir kaleye gol atmaya çalışıyordu.


Bu iki olay Hocalı'da bundan çok değil yalnızca 14 yıl önce yaşandı. Her iki olay da ermeni çetecilerin katliamlarına bizzat şahit olan görgü tanıklarının anlatımlarıdır.


Ne yazık ki 26 Şubat 1992 günü binlerce Azeri türlü yöntemlerle vahşice katledilmiştir. Ajanslar,katliam haberini bütün dünyaya hızla geçerken, arşı titreten ağır bir vahşet yaşanan Hocalı halkından geri kalanlar ise çaresizlik içinde kıvranıyordu.


Türkiye'de büyük bir dehşet uyandıran katliama ilişkin ilk görüntüler ise TRT aracılığı ile duyurulmuştu. Bütün olanları batılı gazeteciler, özellikle de New York Times belgeledi.


26 Şubat'ta güçlü silahlarla donatılmış Ermenistan silahlı kuvvetleri ile Hankendi'nde konuşlanmış bulunan Albay Zarvigarov komutasındaki 366'ncı Rus Motorize Alayı, Hocalı'ya saldırarak tarihin en vahşî katliamlarından birini yaptılar.


26 Şubat! gecesi Rus motorize alayının tanklarından açılan top ve roket saldırıları ile Hocalı Havaalanı kullanılamaz hâle getirilerek kentin dış dünya ile ilişkisi de tamamen kesildi.


Savunmasız kalan kente giren Rus destekli Ermeni askerleri, çocuk, yaşlı, kadın, bebek demeden birçok insanımızı vahşîce katlettiler. ermenilerin işgal ettikleri Hocalı'da dehşet verici olaylar yaşandı.


Canlı canlı insanların kafa derilerini yüzdüler,


Sağ olarak ele geçirdiklerini ise sistematik bir işkenceye ve tıbbî deneylere tâbi tutarak, insanlık dışı muamelelere maruz bıraktılar.


Hızar ve testereler ile diri diri insanların kol ve bacaklarını kestiler.


Genç kızların önce saçlarını,sonra da kafa derilerini yüzdüler.


Babanın gözü önünde evladını, evladın gözü önünde babayı kurşunlara dizdiler.


Kesik kafaları sepetlere doldurdular.


Peki neydi bu düşmanlık?


Ermenistan'daki okul duvarlarında asılan haritalarda Türkiye'nin 12 ili yer almaktayken, Ermenistan'ın bayrağında Türkiye hudutları içindeki Ağrı Dağı'nın resmi varken, Ermenistan Millî Marşı'nda 'Topraklarımız işgal altında, bu toprakları azat etmek için ölün,öldürün' denmekteyken, başkaca bir neden aramaya zaten gerek yok sanırım.


Dağlık Karabağ Bölgesi'nde bulunan Hocalı'ya, eski Sovyet İttifakı Silahlı kuvvetleri'ne ait 366.Alay'ın desteği ile Ermeni Sılahlı Kuvvetleri tarafından düzenlenen saldırılar sonucu 613 Azerbaycan Türk'ünün hayatını kaybettiği resmî olarak açıklandı. Ancak kayıp sayısının bu rakamların çok çok üstünde olduğu bilinmektedir.


56 hamile kadın karnı yarılmış durumda bulunmuştur.


Bu alçak saldırıda 487 kişi ağır yaralanırken, 1275 kişi ise rehin alınmış,geri kalan nüfus da bin bir zorlukla canını kurtarmış ancak bu olayın tahribatından ruhları ve hafızaları asla bir daha kurtulamamıştır.


Şahitlerin anlattıklarını dinleyenler önce kulaklarına inanamadı.!


Fakat katliam sonrası Hocalı'ya girdiklerinde ise, görgü tanıklarının abartmadığını kısa sürede anladılar. Hocalı'da katliam bölgesini gezen Fransız gazeteci Jean-Yves Junet'nin gördükleri karşısında söyledikleri, katliamın boyutunu da anlatıyordu:


'Pek çok savaş hikâyesi dinledim. Faşistlerin zulmünü işittim,ama Hocalı'daki gibi bir vahşete umarım kimse tanık olmaz' Peki 26 Şubat 1992 günü yaşanan bu katliamın emrini kim vermişti; Ermenistan Devlet Başkanı sıfatını taşıyan Robert Koçaryan denilen kirli katilden başkası değildi. Yaptığı terör faaliyetlerinin oranı nispetinde terfi eden Taşnaksutyun örgütü liderlerinden Robert Koçaryan, 20 Mart 1996'da Ermenistan Başbakanı oldu.


Karabağ'da barış istediği için aşırı milliyetçilerin tepkisine daha fazla direnemeyen Levon Ter Petrosyan istifa edince de 30 Mart 1998 yılında ondan boşalan Devlet Başkanlığı koltuğuna,'Hocalı Katlia! mı' baş sorumlusu olan azılı terörist Robert Koçaryan oturdu.


Ermeniler Türk hamile kadınlarına tecavüz edip karnını hamile olduğu halde taş ile doldurup öldürmüşler ve küçük Türk kızlarına tecavüz edip öldürmüşlerdi.


Ülkemizde sadece 1 ermeni öldürüldü diye yürüyüş yaptılar ve o kadar araştırdılar ama hiç bir insan kalkıp ta bu masum insanlara işkence edilip öldürüldükleri için yürüyüş yapmadı…………..


Yazıklar olsun ……


EĞER KANINDA BİR DAMLA TÜRK KANI VE İSLAM İNANCI OLUPTA ...1915 ERMENİ TEHCİRİNİ BAHANE EDİP ERMENİLERDEN ÖZÜR DİLEYENLERİ NEFRETLE KINIYORUM
  
 

ÇEÇEN DİRENİŞ KOMUTANLARI

                        ŞEH ŞAMİL
 
 
Şeh şamil    
 
 1797 yilinda Dagistan'da Gimri (Genu) köyünde dünyaya geldi. Babasi bölgenin yerli halklarindan Avarlara mensup Dengau Muhammed'dir. Annesi Asiltali Bahu Mesedo, Avar beyi olan Pir Budah'in kizidir. Genç yasinda, Rus yayilmaciligina karsi Kuzey Kafkasya'da halki "gazavat"a çagiran Naksibendi tarikatina dahil oldu. Ilk egitimini Said Harekani'den aldi. Daha sonra kayinpederi olan Naksibendi Seyhi Cemaleddin Gazi Kumuki Efendi'den ders aldi. Imam Hamzat'in 19 Eylül 1834 Cuma günü Hunzah Camii'nde sehadetinden sonra, 2 Ekim 1834'de Asilta'da yapilan toplantida oy birligi ile imamliga getirildi.
25 Agustos 1859'da, Gunip kusatmasinda silah birakincaya kadar araliksiz mücadeleyi sürdürdü. 1869'a dek Kaluga'da ikamet etti. 1870'te Istanbul üzerinden Hicaz'a geçti.

Imam Samil, muhtelif zamanlarda bes defa evlendi. Fatimat, Cevheret, Zahidet, Emine ve Sovanat ismindeki zevcelerinden Ahmed Cemaleddin (küçük yasta öldü), Muhammed Gazi, Muhammed Said, Muhammed Sefi, Cemaleddin ve Muhammed Kamil isimli alti oglu ile Fatimat, Nafisat, Necabat, Bahu-Mesedu ve Safiyat isimli bes kizi oldu. Yaygin olarak bilinenin aksine, Samil asla bir "seyh" degildi; "siyasi otorite" yi temsil eden "imamet" makaminda bulunuyordu. Samil'in ruh ikliminde Molla Cemaleddin'in yeri büyüktü. Hocasinin yaninda Samil, bastan beri büyük bir disiplin ile çalismis, Arap edebiyatini ögrenmis, mukayeseli ilim dallari üzerinde çalismisti. Büyük yerlesim birimlerinde halki teskilatlandirip, aydinlatmaya çalisan Samil, Asilta köyüne yerlesti.
Ruslar 1837 Hunzah, Gimri ve diger önemli yerlesim birimlerini zaptedip kaleler yapmislardi.
Sik sik yer degistirmek zorunda kalan Samil, düsmanin uzanmayacagi bir yerde yerlesmeyi önerenlere saglam bir yere çekilelim, kendi yurdumuzda düsmanla çarpisalim" dedi. Bunun üzerine çok güç zaptedilir bir yer olan Ahulgoh'a yerlestiler. Henüz daha bir yil olmustu ki; Ruslar bütün kuvvetleriyle 1838'de Ahulgoh'u ablukaya aldilar. Cesaretin mükemmel örnegini Gimri müdafaasinda gösteren Samil, imamliginin ilk büyük imtihanini ve kumanda üstünlügünü Ahulgoh ve Surbay savaslarinda da ispat etmisti. Ahulgoh'ta günlerce mücadele eden Imam, buradan kusatmayi gizlice asarak Ruslara esir düsmeden Çeçenistan'a gitmeyi basardi. Ruslar bu kusatmada Imam'in bir avuç askeri karsisinda 3 bin kayip vermisti. Basina ödül konmus olan Imam'in Rus Çari'na meydan okuyan mektuplari ünlüdür.

Muhammed Tahir'in vesikalari Samil'in hayatina iliskin aydinlatici bilgiler vermektedir. Tahir, Samil'in vefakar bir maiyeti ve sekreteriydi. Samil, esaret yillarinda hayatina iliskin bilgileri dikte ettirmisti. Bu tarihi vesikalar Arapça yazilmistir. Tahir'in 1882'de ölümünden sonra, oglu Habibullah eserin yazim isini sürdürdü.
Samil daha genç yaslarinda iken ciddi çalismalari, spor aktiviteleri ve kahramanliklari ile adindan sözettirdi. Samil sadece asker kisiligi ile taninan biri degildi. Uyguladigi basarili harp taktiklerinin yanisira adli, idari ve sivil bir devlet mekanizmasi gelistirdi. Medreselerdeki tedrisata ehemmiyet verdi, fikir ve san'at sahasinda büyük adimlar atti. Tarihteki en büyük gerilla lideri sayilan Samil 4 ŞUBAT 1871'de yetmis dört yasinda Medine'de vefat etti. Cennet-ül Baki mezarligina defnedildi.
 
               CEVHER DUDAYEV

 

 

 

“Şahadete talibim. Şehitliği rütbe ve şeref kabul ediyorum. Kanımın son damlasına kadar ülkemin bağımsızlığı ve milletimin hürriyeti için savaşmaya hazırım.”

1944 yılı Şubat ayında Çeçenistan’ın Yalho Köyü’nde dünyaya geldi. Doğumunun ardından henüz 15 gün geçmişken 23 Şubat 1944 tarihinde ailesi ile birlikte Sibirya’ya sürgün edildi. Çocukluk ve okul yıllarını Kazakistan’ın Sibirya Bozkırı’nda geçirdi. 1962’de Tambov Askeri Pilot Yüksek Okulu’ndan ve 1966’da Uzak Mesafe Uçakları Pilot ve Mühendis Yetiştirme Yüksek Okulu’ndan mezun oldu. 1974 yılında Gagarin Hava Harp Akademisi’ni bitirerek birinci sınıf pilot ve mühendis unvanını aldı. Kendisine SSCB Hükümeti tarafından 12 madalya verildi ve tüm generalliğe kadar yükseldi.
Dudayev, Sovyet tarihinde Stratejik Hava Kuvvetleri’nde Tümen Komutanı olarak görev yapan ilk Müslüman’dı. Baltık ülkelerinde meydana gelen bağımsızlık hareketlerini kuvvet kullanarak bastırması emredildi ancak bu emri yerine getirmedi. Rus Hükümeti bu itaatsizlikten dolayı Dudayev’i askeri birliği ile Grozni’ye sürdü. Dudayev 1990 yılı Mayıs ayında görevinden istifa etti.
1990 yılının Kasım ayında gerçekleşen “Çeçen Ulusal Kongresi”ne davet edildi ve icra kurulu başkanı seçildi. 19–21 Ağustos 1991’de Gorbaçov’a karşı yapılan başarısız darbe teşebbüsü sırasında darbecilerin karşısında yer aldı. Darbecilerle işbirliği yapan Çeçen-İnguş Cumhuriyeti Hükümeti’ni düşürmek için başlatılan halk hareketinin başına geçti. 27 Ekim 1991 tarihinde yapılan seçimlerde %85 oy oranıyla Çeçenistan Cumhuriyeti’nin ilk cumhurbaşkanı seçildi. Çeçenistan’ın bağımsızlığını tanımayan Rusya’nın 1994 yılında başlattığı saldırılar karşısında Çeçen direnişinin liderliğini yürüttü. I. Çeçen-Rus Savaşı’nda önemli başarılara imza atan Dudayev, 21 Nisan 1996 tarihinde düzenlenen bir suikast sonucu şehit edildi.

 

                       SALMAN RADUYEV

 

Kendi vatanımı savundum. Biz Rusları çağırmadık. Onlar gelip bizim vatanımızı işgal ettiler. Biz savaş istemedik, onlar gelip bizimle savaşmak istediler. Askerlerimizle savaşmak yerine çocuk, kadın ve yaşlı insanları öldürdüler. Sizin, benim hakkımdaki hükmünüz ceza değil mükafattır. Allah’ın bana verdiği ömrü, O’nun yolunda ve kendi vatanıma harcadım. Her şey, Allah’ın elinde. O istediği zaman ben buradan çıkarım. Ben, önce Allah’ın sonra komutanım Cehar Dudayev’in askeriyim. Savaştığım için asla pişman değilim.”

“Yalnız kurt” olarak tanınan Salman Raduyev I. Rus-Çeçen Savaşı’nın kazanılmasında başarı gösteren komutanlardandı. Çeçenistan’ın ilk Cumhurbaşkanı Dudayev’in damadı olan Raduyev, bir süre Gudermes Belediye Başkanlığı görevinde bulundu.
I. Çeçen Savaşı sırasında, Çeçen halkının özgürlük mücadelesinin sembol isimlerinden oldu. 9 Ocak 1996 tarihinde Dağıstan’ın Kızılyar Kasabası’na bir baskın düzenleyerek buradaki Rus askerlerini rehin aldı. Raduyev ve beraberindekiler Rus güvenlik güçlerinin kuşatmalarına rağmen ağır kayıplar vermeden Çeçenistan’a döndü. Bu olayın ardından Rus Hükümeti Çeçen direnişçilerle aynı masada oturarak ateşkes anlaşması imzalamayı kabul etti.
Raduyev, Mart 1996 tarihinde başından ağır yaralandı, bir gözünü ve kafatası kemiğinin bir bölümünü kaybetti. 13 Mart 2000’de ise Ruslar tarafından esir alındı. Ömür boyu hapis cezasına çarptırılan Raduyev, Rusya’nın Permi bölgesinde gördüğü işkence sonucu iç kanama geçirerek şehit oldu.

         Zelimhan Yandarbiyev

 

 

12 Eylül 1952 tarihinde Kazakistan’da dünyaya geldi. Çeçenistan Devlet Üniversitesi Filoloji Bölümü’nden mezun oldu. Çeçen-İnguş Cumhuriyeti Basın ve Yayınevi’nde görev yaparak iş hayatına başladı. 1989 yılının Haziran ayında Çeçen bağımsızlığı için mücadele eden ilk gruplardan Bart Teşkilatı’nı, 18 Şubat 1990 tarihinde Vaynah Demokratik Partisi’ni kurdu. 27 Ekim 1991 tarihinde seçimlere katıldı ve başkan olarak seçildi. 1993’de cumhurbaşkanı yardımcısı oldu. 1996 yılında Dudayev’in şehit edilmesiyle cumhurbaşkanı oldu. 27 Ocak 1997 tarihinde gerçekleşen seçimlerde cumhurbaşkanlığı görevini devretti.
1999 yılında Rusya’nın Çeçenistan’ı ikinci kez işgaliyle başlayan savaşta, mücadelenin önde gelen isimlerinden oldu. Çeçen halkının mücadelesini uluslararası kamuoyunda gündeme getirmek için muhtelif İslam ülkelerinde konferanslar verdi. Aslan Mashadov’un resmi temsilcisi sıfatıyla yürüttüğü diplomatik ilişkilerle de Çeçen mücadelesini siyasi arenaya taşıdı. 23 Şubat 2004'te arabasına konulan bombanın patlaması sonucu şehit oldu.

 

                          ASLAN MASHADOV

 

 

1951 yılında Kazakistan’da sürgünde doğan Aslan Mashadov, 1957 yılında altı yaşındayken ailesi ile birlikte Çeçenistan’a geri döndü.
Sovyet ordusunda topçu subayı olarak göreve başlayan Mashadov, 1972’de Tiflis Askeri Topçu Akademisi’nden mezun oldu. Macaristan, Litvanya ve Rusya Federasyonu’nun bazı bölgelerinde Sovyet ordusunda görev yaptı. Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra ordudan ayrıldı ve 1992 yılında Çeçenistan’a geri döndü. Çeçenistan’ın bağımsızlık mücadelesine katılarak Genel Kurmay Başkanlığı’na yükseldi. Bağımsızlık mücadelesinde büyük başarılara imza atan Mashadov’un Birinci Rus-Çeçen Savaşı’nın kazanılmasında büyük payı vardır.
27 Ocak 1997’de seçimlerde %63 oy ile Çeçen İçkeriya Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı oldu. Bu dönemde ve 1998 yılında iki suikast girişimine uğradı. Mashadov, Şubat 2005 tarihinde ateşkes ilan ederek Rus Hükümeti ile barış görüşmeleri yapmayı önerdi ancak bu öneri Moskova tarafından reddedildi. 8 Mart 2005 tarihinde diğer Çeçen liderler gibi Rus özel birlikleri tarafından düzenlenen operasyonda öldürülerek şehit oldu.

 

               ABDULHALİM SADULLAYEV

 

 

1967 yılında Çeçenistan’ın Argun şehrinde doğdu. Ünlü Çeçen din adamlarından eğitim aldı. Çeçenistan Devlet Üniversitesi Filoloji Bölümü’nde eğitim gördü ancak savaşın başlaması ile eğitimini bıraktı. Çeçence, Arapça ve Rusça bilen Sadullayev, Çeçenistan’daki İslami direnişin aktif savunucularından oldu. Birinci Çeçen-Rus Savaşı’na katıldı. Bu dönemde Çeçen televizyonunda vaazlar ve farklı bölgelerde konferanslar verdi. Bir dönem Argun Cemaati Başkanlığı’nı ve Argun Camii imamlığı yaptı. 1999 yılında Cumhurbaşkanı Mashadov tarafından Şeriat Anayasası Devlet Komisyonu’na atandı. İkinci Çeçen-Rus Savaşı’nın başlaması ile Çeçenistan Silahlı Kuvvetleri’ne bağlı Argun Gönüllüler Birliği Başkanlı’ğını yaptı. 2002 yılında Şeriat Mahkemesi Başkanlığı’na ve Devlet Savunma Komitesi Şeriat Mahkemesi Komisyon Başkanlığı’na atandı. Aslan Mashadov’un şahadetinin ardından cumhurbaşkanı oldu. 17 Haziran 2006 tarihinde Argun’da Rus askerleri ve işbirlikçileri ile girdiği çatışma sonucu şehit oldu.

 

                    ŞAMİL  BASAYEV

 

Ocak 1965 yılında Çeçenistan’ın Vedeno Köyü’nde dünyaya geldi. 1987’de Moskova’da mühendislik eğitimi aldı. Askerliğini Sovyet ordusunda yaptı. 1991 yılında bağımsızlığına kavuşan Çeçenistan’a döndü ve Rusların gizli örgütleri ile mücadele etmek için kurulan özel birlikleri yönetti. 1992 yılında Çeçen birliklerinin komutanlığından Kafkas Halkları Konfederasyonu Birlikleri’nin komutanlığına atandı. 1994 yılında Vedeno cephesinin kumandanlığını yaptığı esnada Ruslar tarafından evi bombalandı ve ailesinden 11 kişi hayatını kaybetti. 1996 yılının Nisan ayında Çeçen Cumhuriyeti Silahlı Kuvvetler Komutanı oldu. Nisan 1997’de başbakan oldu ancak kısa bir süre sonra istifa etti. Çeşitli bölgelerdeki Rus saldırılarına karşı direnen Çeçenleri yönetti ve komutanlık yaptı. 1 Ağustos 1999’da yapılan Caharkale Çeçen-Dağıstan Halkları Kongresi’nin ikinci toplantısında İslam Şurası kuruldu ve Basayev başkan seçildi. 10 Temmuz 2006 tarihinde, İnguşetya’nın Ekazevo Köyü’nde bulunduğu askeri konvoydaki bir patlayıcının infilak etmesi sonucu şehit oldu.

                HATTAB


Gerçek ismi: Samir ibni Salih bin Abdullah

Görevi: Kafkasya Yabancı Mücahidler Kumandanı

Doğum Yılı: 1970

Uyruğu: GCC üyelerine ait Arap Körfezinde bir ülke

Bildiği diller: Arapça, Rusça, İngilizce, Paştu

Doğum yeri: Arap Körfezi

Cihad deneyimi: 12 yıl

Cihada katıldığı yerler: Afganistan, Tacikistan, Çeçenistan



        ŞEHADETİ

Ve o yiğit savaşçı bir münafığın elinden şehadet şerbetini içti.onun ölümün hak olduğuna ve allahın takdir ettiği zamanda geleceğine manı sonsuzdu.birçok kez ölüm tehlikesi atlatmasına rağmen bu güne kadar gelmişti.ve şehadet onu zehirli bir mektubla buldu. Onun şehadetini yanında bulunan bir kardeşimiz şöyle anlatıyor;

Birlikte oturuyorduk.çok sevdiği bir arkadaşından mektub geldi.(onu şehid eden munafık)mektubu açtı ve okumaya başladı. O sırada yemek yiyordu.mektubu okuduktan bir süre sonra bir halsizlik başgösterdi.Ve arkasından yüksek ateş.Bizi çağırdı ve’’ beni okuyun galiba cinler musallat oldu’’ dedi.Okumaya başladık.Ertesi gün şiddetli bir kusma başladı.Zehirlendiğini anlamıştık.Onu tedavi etmek için uğraşıyorduk.Lakin zehr elinden yediği yiyeceğe oradanda vucuduna iyice yayılmıştı.bi süre sonra görme melekesinide kaybetti.

Tekrar bizi çağırdı ve ‘’ben şehid olacağım kagıt kalem getirin ve son vasiyetimi yazın’’ dedi bu sırada kan kusuyordu. Vasiyetini bitirdikten yaklaşık 3 saat sonra iyice ağırlaştı ve bi süre sonra şehadet getirerek şehid oldu.

Müminlerin komutanlarından ibnul hattab bu şekilde rabbine uçtu.onun şehadeti başta çeçenistan olmak üzere bütün islam coğrafyasında üzüntüyle yankılandı. Müslümanlar önemli bir komutanını kaybetmişti.ama hattab hayatında kendi gibi birçok mücahidide yetiştirmeyi başarmıştı.Zalimlere öldürücü darbeler indirmişti.

Onun hayatı bütün müslüman gençlere örnek bir hayattı. Dünyaya meyl etmeyişi,ümmet bilinci ve takvası ile herkeze örnekti. O yaşadığımız yüzyılın komuyanıydı.Oda diğer kardeşleri gibi rabbine gitti. Rabbimiz onu firdevsinde ağırlasın ve onu peygamber efendimiz ve şehidlerimizle haşretsin inşallah...


‘’Allahtan istiyorumki beni cehennem azabından korusun.bana merhamet etsin ve cennetlerine yaklaştırsın.Ondan firdevs-i Ala’yı istiyorum’’


Şehid komutab İbnul HATTAB

   

Aşk

gul 
 Herşey İlk önce birtek  gülle başlar .
 
Arkasından
 
 
 Guldemeti Güldemetleri gelir.
 
Seniseviyorum Aşkım,sözüyle demet süslenir.
 
ask18
 
 
 Arkasındanda bir şiir.
 Tabi birtaneyle yetinilmez derken birtenedaha
 
ask10
 
Derken birşeylerin değiştiğini anlarsın
 
Ardındandaask2Ta derinlerden bir acı
 
 
 
 Arkasından damla damla göz yaşı  ask
 
acı ama hayatın gerçeği!.
                                          
                                               Göz yaslari 
 
 
 
  İşte size yeni bir gerçek. Sevip acı çekmeyeceğiniz,ebedi mutluluğu
                   
  bulacagınız zatı sevme gerçeği Ozatki seksen bin alem onun nurundan oldu
 
  O zatki Allah(c.c) sen olmasaydın alemleri yaratmazdım buyurdu.O zat 
 
  alemlerin sultanı MUHAMMED MUSTAFADIR(s.a.v)  
                                                                                                                Muhammed(s.a.v)
 

Herşey onu sevmekle anlam kazanır

 Herşey onun sevgisiyle başladı.gül1 Onun sevgisiyle insan Şeref buldu.0409_orta[1] Sevenler Önce onu sevmeyi öğrendi. Allah onu sevdi alemleri yarattı.
 
 Görünmek istedi o zatı yezdan
 
 Zuhura geldi o sultanı ekvam
 
 Muhammed aleme rahmettir eycan
 
 Onun nurundan oldu cümle imkan
 
 
 gül
 
 
Aşkın ile âşıklar
Aşkın ile âşıklar
Yansın ya Resulallah
İçip aşkın şarabın
Kansın ya Resulallah

Seni seven her kişi
Verir yoluna başı
İki cihan güneşi
Sensin ya Resulallah

Seni seviyor Subhan
Oldun kamuya sultan
Canım yoluna kurban
Olsun ya Resulallah

Feda Yunus'un canı
Nur kapladı cihanı
Âlemlerin sultanı
Sensin ya Resulallah
Gül Muhammed
 
 

Video

 
- The funniest videos clips are here

Video

"http://www.dailymotion.com/swf/k1kZWtyPvuZNsCFUOc&related=1"> 
MALEZYA İLAHİ GRUBU

Video

 
Dursun Ali Erzincanlı- Alper- onlar öncüler
Yükleyen asi_scream_78
Foto 1 di 19
                                                                           Ziyaret ettiğiniz için teşekkürler!
                                                                            
                                                                           Unutmayınki yazdıklarınız sizin
                                                                           
                                                                           Kişiliğinizi yansıtan aynalardır.
Attendere...
Il commento immesso è troppo lungo. Immetti un commento più breve.
Immissione non effettuata. Riprova.
Impossibile aggiungere il commento al momento. Riprova più tardi.
Per aggiungere un commento è necessaria l'autorizzazione di un genitore. Chiedi autorizzazione
I tuoi genitori hanno disattivato i commenti.
Impossibile eliminare il commento al momento. Riprova più tardi.
Hai raggiunto il numero massimo di commenti pubblicabili giornalmente. Riprova tra 24 ore.
Impossibile lasciare commenti. La funzionalità è stata disattivata perché i sistemi hanno rilevato una possibile attività di spamming dal tuo account. Se ritieni che il tuo account è stato disattivato per errore, contatta il supporto tecnico di Windows Live.
Esegui il seguente controllo di protezione per completare la pubblicazione del commento.
I caratteri digitati nel controllo di protezione devono corrispondere ai caratteri dell'immagine o della riproduzione audio.
asudeha scritto:

 

Canım Benim Efendim

Efendim hiç solmasaydı güneşe ışık salan yüzün
ve gül kokulu o yüzünde karar kılmasaydı hüzün
Efendim ,önce annemden öğrendim adını
Annemden öğrendim annesiz kaldığını
Önce o gösterdi parmağınla ikiye bölünen ayı
Önce ondan öğrendim adını duyunca ağlamayı
Ondan öğrendim
Halime’nin yurdunda misafiri olduğun evin bahçesinde
ellerini çırparak koşarmışsın uçarmış kuşlar
bilmem ki o bahçe hala seni beklermi
Efendim o gün seninle oynayan kuşlarmıydı melekler mi
Neccaroğullarının yurdunda,
Adiyy bin Neccar’ın havuzunda yüzmeyi öğrenmişsin
Ondan öğrendim gölgesi olmayan tek çocuk senmişsin
Efendim annemden dinledim sınırsız şefkatini
Ordunla birlikte çölde yürürken
Yavrularını emziren bir köpek görmüşsün
O ürkmesin diye başına bir nöbetçi dikmiş
Ordunun yönünü değiştirmişsin
Annemden dinledim efendim
Medine’de bir bahçeye girmişsin
Deve seni görünce
Yavaş ve ürkek yanına sokulmuş
Sanki kulağına bir şey söyler gibi durmuş
Sahibini sormuşsun
Sonra buyurmuşsun
Deve bana sahibini şikayet ediyor
Hem az yiyecek veriyor
Hemde çok çalıştırıyormuş
Efendim hiç solmasaydı güneşe ışık salan yüzün
ve gül kokulu o yüzünde karar kılmasaydı hüzün
Annemin kalbinde ki şefkattesin
Şefkati inzal rahmettesin
Annemin kalbinde ki şefkattesin
Şefkati inzal rahmettesin
Uğruna can verdiğim kavuşmadasın
Candasın canandasın canım benim
Uğruna can verdiğim kavuşmadasın
Candasın canandasın canım benim..

 

DURSUN ALİ ERZİNCANLI

CUMANIZ MÜBAREK OLSUN

HAYIRLAN KALIN

5 Set.
yasemin bolatha scritto:

İbrahim bin Edhem bir gün Basra çarşısında gezerken halk başına toplandı ve 'Bana duâ edin icabet edeyim' meâlindeki âyet-i celileyi sordular ve: 'Biz Allah'a dua ediyoruz. Fakat müstecap olmuyor. Acaba neden?' diye yakındılar.

Dedi ki: Kalbiniz on şeyden ölmüştür:


 

1) Allah'ı tanırsınız, ama hakkını edâ etmezsiniz.


 

2) Allah'ın kitabını okursunuz, ama onunla amel etmezsiniz.


 

3) İblis'in düşmanlığını iddia edersiniz, ama ona tâbi olursunuz.


 

4) Resûlullah'ın sevgisini iddia edersiniz, ama onun izini ve sünnetini terk edersiniz.


 

5) Cennetin sevgisini iddia edersiniz, ama onun için amel etmezsiniz.


 

6) Cehennem korkusunu iddia edersiniz, ama günahlardan çekinmezsiniz.


 

7) Ölümün hak olduğunu iddia edersiniz, ama onun için hazırlanmazsınız.


 

8 ) Başkalarının ayıbları ile meşgul olursunuz amma kendi ayıplarınızı terk etmezsiniz.


 

9) Allah'ın verdiği rızkı yersiniz, ama Allah'a şükür etmezsiniz.


 

10) Ölülerinizi gömersiniz, ama onlardan ibret almazsınız.


 

* * *


 

Dua ibadetin özü,inanan insanin her an hakka yönelen sözüdür yakarisidir.


 

Dua ibadetin beynidir ya da iligidir


 

Özlü ibadet istiyorsan duaya yönel ve duanin kabul olmasi icin en yakin
yer secdedir.


 

"Duaniz olmasaydi Allah size neden deger verseydi" (Ayet)


 

"Allah'im, beni sana fakir olmakla zengin kil ve senden müstagni olmakla
fakirlestirme ya Rabb'i." (Hadis)


 

"Kullarin sana beni sorarlarsa bilsinler ki ben onlara yakinim.Isteyenin istedigini kabul ederim.
Artik bana yönelsinler, benden istesinler." (Bakara 186)


 

"Kul, kötü bir istekte bulunmadigi, istegi aile bagini koparmaya yönelik
olmadigi ve acele olmadigi sürece duasi kabul olur." (Hadis)


 

"Dua ederken ümidi kesmeden sürekli istemek.
Kim israrli olarak kapiyi calarsa iceri girer." (Hadis)


 

Duada kararli ve israrli olmak gerekir.


 

"Rabb'imiz, biz ve bizden önce imanla göcenleri de bagisla." (Ayet-i Kerime)

Itikadin dogru olmasi, haramdan sakinmak ve ihlasli olmak.

Duanin kabul olmasi icin:
1. Duadan önce iyi is yapmak.
2. Temiz olmak.
3. Abdestli olmak.
4. Kibleye yönelmek.
5. Dua basinda Allah'a hamdetmek, Resullullah'a salavat getirmek.
6. Elleri acip yalvarmak.
7. Azalari hareketsiz sükun icinde ve boynu bükük, mütevazi,kalbi korku icinde olmali.
8. Alcak sesle ve gizlice dua etmek.
9. Resulullahtan intikal eden,Kuran'da gecen dualarla niyaz etmek.
10. Resulu ve salih kullari vesile etmek.
11. Dua ederken kalbinden ne geliyorsa o sekilde dua etmek.
12. Kalbi baska düsünceden temizlemek.
13. Herkese dua etmek ve üc defa tekrarlamak.
14. Duanin kabulünün ümidi icinde olmak.
15. Kötü dilekte bulunmamak.
16. Salavat getirmek.

6 Giu.

YERYÜZÜNDE HİÇ BİR FANİ HİÇ BİR BEŞER HZ.MUHAMMED(S.A.V) KADAR SEVİLMEDİ VE YERYÜZÜNDE HİÇ BİR FANİ HZ.MUHAMMED(S.A.V) KADAR SEVİLMEYECEK.

Dile Gül Koymak
Konuşmasından anlaşılır insan -Güzel konuşmasından
Kalpten kalbe yol vardır derler.Bunu biraz daha değiştirerek söylersek:
~Dilden kalbe yol vardır~
Gönlü yumuşak insanların konuşmaları da yumuşak ve ılımlıdır. Onlar asla kalp kırmaz. Çünkü bir mihenk vardır gönülde; sözünü önce ölçer biçer sonra muhatabına sunar.
Katı kalpli insanlar ise, bu mihengi yitirmiştir. Gönül kayalıklarında paramparça olmuştur mihenkleri. Olur olmaz yerde kelâm eder, ya baş kırar, ya da göz çıkarır.
-Tatlı söz yılanı deliğinden çıkarır denmiş, derler. Ne kadar doğru. En öfkeli olduğumuz anlarda bile yüreğimizdeki karanlığı gündüz aydınlığına çevirir güzel bir söz.

Söz ola kese savaşı, Söz ola kestire başı
-Söz ola ahulu aşı, Yağ ile bal ede bir söz.
diyor Yunus.
Elbette öyledir. En karamsar anları bile cennet iklimine çevirir, alımlı ve iç açıcı bir söz. Bu sebepten, güzel ve nazik konuşan insanların pek düşmanları olmaz çevrelerinde. Bazen bilmeden açtıkları yaralar olur elbet gönüllerde.Lâkin o yarayı dudaklarından akan bal gibi kelimelerle bir anda iyileştirirler. Asla başka bir zamana bırakmazlar açtıkları yaraları, oluşturdukları çizikleri. Acı konuşan insan böyle mi? Dil yayından karşıdakine fırlattıkları kırıcı söz oku, paramparça eder muhatabın yüreğini. Onlar dönüp bakmazlar bile. Kırdıkları kalbin çırpınışları ve yanaklardan sızan damlaları görmezlikten gelip, dönüp giderler..
Bak bu hususta Hz. Ömer ne diyor:Ey Kâbe seni bin sefer yıksam yine yapabilirim. Ama kırık bir kalbi asla! İşte bu derece zor durumda olan bir kırık kalp eğer onarılırsa sen artık Halkın sevgili kullarından olduğuna inanabilirsin. Çünkü bir hadis-i şerifte şöyle diyor, Nebiler Nebisi: Gerçek mümin, elinden ve dilinden başkalarının zarar görmediği kişidir. .

İşte dost! Tatlı dil ve acı dil arasındaki fark, cennet ile cehennem arasındaki fark gibidir.
Sen diline ister gül koy, istersen bal ve gönüllere cennet asa bir iklim ör. İstersen kor koy, başkalarını alev alev yak. Tercih senin...(

Konuşmasından anlaşılır insan -Güzel konuşmasından
Kalpten kalbe yol vardır derler.Bunu biraz daha değiştirerek söylersek:
~Dilden kalbe yol vardır~
Gönlü yumuşak insanların konuşmaları da yumuşak ve ılımlıdır. Onlar asla kalp kırmaz. Çünkü bir mihenk vardır gönülde; sözünü önce ölçer biçer sonra muhatabına sunar.
Katı kalpli insanlar ise, bu mihengi yitirmiştir. Gönül kayalıklarında paramparça olmuştur mihenkleri. Olur olmaz yerde kelâm eder, ya baş kırar, ya da göz çıkarır.
-Tatlı söz yılanı deliğinden çıkarır denmiş, derler. Ne kadar doğru. En öfkeli olduğumuz anlarda bile yüreğimizdeki karanlığı gündüz aydınlığına çevirir güzel bir söz.

Söz ola kese savaşı, Söz ola kestire başı
-Söz ola ahulu aşı, Yağ ile bal ede bir söz.
diyor Yunus.
Elbette öyledir. En karamsar anları bile cennet iklimine çevirir, alımlı ve iç açıcı bir söz. Bu sebepten, güzel ve nazik konuşan insanların pek düşmanları olmaz çevrelerinde. Bazen bilmeden açtıkları yaralar olur elbet gönüllerde.Lâkin o yarayı dudaklarından akan bal gibi kelimelerle bir anda iyileştirirler. Asla başka bir zamana bırakmazlar açtıkları yaraları, oluşturdukları çizikleri. Acı konuşan insan böyle mi? Dil yayından karşıdakine fırlattıkları kırıcı söz oku, paramparça eder muhatabın yüreğini. Onlar dönüp bakmazlar bile. Kırdıkları kalbin çırpınışları ve yanaklardan sızan damlaları görmezlikten gelip, dönüp giderler..
Bak bu hususta Hz. Ömer ne diyor:Ey Kâbe seni bin sefer yıksam yine yapabilirim. Ama kırık bir kalbi asla! İşte bu derece zor durumda olan bir kırık kalp eğer onarılırsa sen artık Halkın sevgili kullarından olduğuna inanabilirsin. Çünkü bir hadis-i şerifte şöyle diyor, Nebiler Nebisi: Gerçek mümin, elinden ve dilinden başkalarının zarar görmediği kişidir. .

İşte dost! Tatlı dil ve acı dil arasındaki fark, cennet ile cehennem arasındaki fark gibidir.
Sen diline ister gül koy, istersen bal ve gönüllere cennet asa bir iklim ör. İstersen kor koy, başkalarını alev alev yak. Tercih senin...

21 Mag.
ahmed akha scritto:
Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum, gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum.


Diyorlar Bana, kalsın şiirde sözde yerde , Sen araştır, göklere çıkan merdiven nerde.

Anladım işi; San'at ALLAH'ı aramakmış, Marifet bu, gerisi yalnız çelik çomakmış.

Zehirle pişmiş aşı yemeye kimler gelir? Dilsizce, yalnız ALLAH (C.C.) demeye kimler gelir?

Seni aramam için beni uzağa attın, Alemi benim, beni Kendin için yarattın.

Tel tel iplik iplikte dikseler ağzımı, Tek ses duysalar; ALLAH (C.C.) yoklayanlar nabzımı.

Tutuşturanlar, lûgat kitabını elime, Bilsin; ALLAH'tan (C.C.) başka bilmiyorum kelime.

Ellerime uzanan dudakları tepeyim, ALLAH (C.C.) diyen gel seni ayağından öpeyim.

Ne var ki pazarlığa girişecek ecelle, sermayem tek kelime ALLAH (C.C.) Azze ve Celle.

Güzel ALLAH'ım (C.C.), Senden ne gelecekse gelsin, Sen ki Rahmetinle de Kahrınla da güzelsin.

Neye yaklaşsam, sonu uzaklık ve kırgınlık, Anlaki yok ALLAH'tan (C.C.) başkasıyla yakınlık.

Kudret O'nun, gayrında ne mecal var ne tüvan, Alim ilmine yansın, pazusuna pehlivan.

Rabbim, Rabbim, bu işin bildim neymiş türkçesi, Senin aşkın ateştir, ateşin gül bahçesi.

Neye baksam aynı şey neyi görsem aynı şey, Olan Sensin, hey gidi hakikat Sultanı hey.

Bu yük Senden ALLAH'ım (C.C.), çekeceğim naçarım, Senden Sana sığınır, Senden Sana kaçarım.

"ALLAH C.C. bir" demektense ecel teri dökerken, Ölüversem, beklenmez bir anda "ALLAH C.C. bir" derken.

Sana şah damarından daha da yakın ALLAH (C.C.), Günah mı dedin, Ondan uzağa düşmek günah.

Göz kaptırdığım renkten, kulak verdiğim sesten, Affet Senden habersiz aldığım her nefesten.

ALLAH (C.C.) dostunu gördüm bundan altı yıl evvel, Bir akşamdı ki, zaman donacak kadar güzel,
Bana yakan gözlerle bir kerecik baktınız, Ruhuma, büyük temel çivisi çaktınız.

Düşünüyorum O'ndan evvel zaman varmıydı? Hakikatler boşluğa bakan aynalarmıydı?

O ALLAH'ın (C.C.) emriyle kâinat Efendisi (SAV), Varlığın tacı, varlık nurunun ta kendisi.

Müjdecim, kurtarıcım, Efendim, Peygamberim, Sana uymayan ölçü hayat olsa teperim.

Gözüm, aklım, fikrim var deme, hepsini öldür, Sana göl gibi gelen, O göl diyorsa göldür.

Eklense de başıma dünyada kaç baş varsa, Başım onlarım hepsi içinsecdeye varsa.

O yüz, her hattı tevhid kaleminden bir satır, O yüz ki göz değince ALLAH'ı (C.C.) hatırlatır.

Sual: Ey veli, insan nasıl olmalı söyle, Cevap: son anda nasıl olacaksa, hep öyle.

Biri aşk, biri nefret, bizim kanadımız çift, Ateş saçmalı ki Nûr, erisin kapkara zift.

Büyük Randevu, bilsem nerede saat kaçta, Tabutumun tahtası bilsem hangi ağaçta.

Hasis sarraf, kendine bir başka kese diktir, mezarda geçer akça, neyse onu biriktir.

Dostlarım ev, eşyamdı, birbir gitti diyorum, Artık boş odalarda ölümü bekliyorum.

Bu dünyada renk, nakış, lezzet, ne varsa küsüm, Gözümde son marifet, Azrail'e (A.S.) tebessüm.

Ölüm ölene bayram, bayrama sevinmek var, Oh ne güzel bayramda tahta ata binmek var.

O demde ki perdeler kalkar, perdeler iner, Azrail'e (A.S.) "hoş geldin" diyebilmekte hüner.

Öleceğiz, müjdeler olsun, müjdeler olsun, Ölümüde öldüren Rabb'e secdeler olsun.

Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber, Hiç güzel olmasaydı, ölürmüydü Peygamber (S.a.v)

12 Mag.